“Tam bir yıldır kardeşimi göremiyorum. Önümüzdeki perşembe görüşümüz var ama her seferinde ‘acaba bu kez nasıl bulacağım’ diye düşünüyorum. Cezaevine girdiğinde 20 yaşındaydı, bugün 54 yaşında. Hayatının tamamı içeride geçti.”
Hasta mahpus Selmani Özcan’ın ağabeyi Nihayi Özcan, kardeşinin 30 yılı aşkın cezaevi sürecini anlatırken, bunun yalnızca bir mahpusluk hikâyesi olmadığını söylüyor.
ADİL OKAY YAZDI
Wernicke Korsakofflular’la Geçirdiğim Bir Hafta…
9 Temmuz 2016
“Tanık yoktu, teşhis yoktu ama tutukladılar”
Selmani Özcan, 1992 yılında Dev-Sol davası kapsamında gözaltına alındı ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde yargılandı. Nihayi Özcan, ilk duruşmada yaşananları şöyle aktarıyor:
“Mahkemeye bir tanık getirdiler. Sanıklar yan yana dizildi ama tanık kardeşimi teşhis edemedi. Hatta zorla bir şeyler söyletilmeye çalışıldığını gördüm, itiraz edince görevliler tanığı götürdü. Tanık yoktu, kanıt yoktu ama kardeşimi o gün tutukladılar.”
Özcan, buna rağmen Selmani Özcan’a dönemin Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleri uyarınca örgüt yöneticiliğinden idam cezası verildiğini hatırlatıyor. İdam cezası daha sonra ağırlaştırılmış müebbete çevrildi.
“Maddeler kaldırıldı, mahkemeler kapatıldı ama kardeşim içeride”
Nihayi Özcan’ın en büyük itirazı ise hukuki çelişkilere:
“141 ve 142. maddeler kaldırıldı, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kapatıldı. Yasalar değişti ama kardeşimin durumu değişmedi. O maddelerden yargılananların yeniden yargılanması gerekiyor. Kardeşim neden bundan yararlanamıyor?”
Aile, 2004 yılında çıkarılan ve bu maddelerden hüküm giyenlere yeniden yargılanma yolunu açan düzenlemenin Selmani Özcan için işletilmediğini söylüyor.
Ölüm orucu sonrası kalıcı hasar
Selmani Özcan, 1996 yılında cezaevinde katıldığı ölüm orucunun ardından ağır sağlık sorunları yaşamaya başladı. Nihayi Özcan, o süreci şöyle anlatıyor:
“Ölüm orucunda zamanında müdahale edilmedi. Beyni hasar gördü. Konuşmayı, yazmayı, yürümeyi yeniden öğrendi. Bir yetişkin olarak sıfırdan hayat kurmaya çalıştı ama cezaevinde.”
Doktorlar, Özcan’a Wernicke-Korsakoff sendromu teşhisi koydu; beyninde kalıcı atrofi oluştu. Hafıza kaybı, denge sorunları ve temel becerilerde ciddi kayıplar yaşadı.
“Yürüyemiyor, tek başına yaşıyor”
Beyin hasarına ek olarak, geçmişte bir ayağından vurulması ve cezaevinde yaşadığı bilek kırığının yeterli tedavi görmemesi, Selmani Özcan’ı büyük ölçüde hareket edemez hale getirdi. Bugün koltuk değneğiyle yürüyebiliyor.
Nihayi Özcan, cezaevi koşullarını ise şöyle tarif ediyor:
“Tek kişilik hücrede kalıyor. Havalandırmaya çıktığında bazen kimseyi göremiyor. Günlerce tek bir insan yüzü görmeden yaşıyor. Bu bir ceza değil, tecrit.”
“Yeniden yargılansın”
Nihayi Özcan, hasta mahpuslara yönelik uygulamalardaki çifte standarda dikkat çekiyor:
“Yüzde 65 engelli raporu olan bir insan içeride tutuluyor. IŞİD’liler bırakılıyor ama kardeşim bırakılmıyor. Bu nasıl adalet?”
Nihayi Özcan, taleplerini şöyle sıralıyor:
Yeniden yargılanma: “Kaldırılmış maddelerden hüküm giymiş bir insanın yeniden yargılanması hukukun gereğidir.”
İnsani infaz koşulları: “Bu sağlık durumuyla cezaevinde tutulamaz. İnfaz ertelensin, ev hapsi ya da cezaevi dışında tedavi sağlansın.”
Tecridin sona erdirilmesi: “Tek başına hücrede yaşamaya zorlanmasın. İnsan gibi yaşasın.”
1996 Ölüm Oruçları ve Wernicke-Korsakoff Sendromu
Wernicke-Korsakoff sendromu, temel olarak B1 vitamini (tiamin) eksikliğine bağlı olarak gelişen, beyni etkileyen ağır ve çoğu zaman kalıcı bir nörolojik hastalıktır. Uzun süreli açlık, yetersiz beslenme, ağır hastalıklar ve özellikle uzamış açlık grevleri ile ölüm oruçları, bu sendromun ortaya çıkmasında en önemli risk faktörleri arasında yer alır. Müdahale geciktiğinde hastalık geri dönüşü olmayan beyin hasarlarına yol açabilir.
1996 yılında Türkiye’de cezaevlerinde tutulan siyasi mahpuslar, yaklaşık 69 gün süren ölüm oruçları gerçekleştirdi. Bu süreçte binlerce mahpus açlık grevine katıldı, yüzlerce kişi ise ölüm orucu aşamasına geçti. Uzun süreli açlık ve yetersiz tıbbi müdahale, çok sayıda mahpusta ağır sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden oldu.
Ölüm oruçlarının ardından hastanelere sevk edilen mahpuslar üzerinde yapılan klinik incelemelerde, 18 hastanın Wernicke ensefalopatisi belirtileri gösterdiği tespit edildi. Bu vakaların tamamında bilinç bulanıklığı, denge kaybı, görme bozuklukları ve hafıza sorunları gibi ciddi nörolojik semptomlar gözlemlendi.
Bu 18 hastadan 10’unda hastalık ilerleyerek Korsakoff sendromuna dönüştü. Korsakoff sendromu, kalıcı hafıza kaybı, yönelim bozukluğu ve bilişsel işlevlerde ağır kayıpla karakterize edilen kronik bir tabloya işaret ediyor. Bu durum, ölüm oruçlarının yalnızca geçici sağlık sorunlarına değil, ömür boyu sürebilecek beyin hasarlarına yol açtığını ortaya koydu.
Sinema belgeselleri ve tanıklıklar da bu tabloyu doğrular nitelikte. 1996 ölüm oruçlarını konu alan bazı belgesellerde, “onlarca mahpusun Wernicke-Korsakoff sendromuna yakalandığı ve kalıcı sakatlıklar yaşadığı” ifade ediliyor. Tanıklıklar, klinik kayıtlara geçen vakaların çok ötesinde bir mağduriyet yaşandığına işaret ediyor.
Ancak resmi kayıtların parçalı tutulması ve tüm vakaların sistemli biçimde izlenmemesi nedeniyle, ölüm oruçlarına katılan toplam kaç kişinin bu sendroma yakalandığı net olarak bilinmiyor. Buna rağmen, klinik olarak izlenen 18 vaka, literatürde ölüm oruçlarının nörolojik sonuçlarını ortaya koyan en somut ve güvenilir örnekler arasında yer alıyor.
1996 ölüm oruçları sonrasında en az 18 mahpus Wernicke ensefalopatisi nedeniyle hastaneye kaldırıldı, bu kişilerden 10’unda ise Korsakoff sendromu gelişerek kalıcı beyin hasarı oluştu. Bu tablo, açlık grevleri ve ölüm oruçlarının uzun vadeli ve geri dönüşsüz sağlık sonuçlarını gözler önüne seren en çarpıcı örneklerden biri olarak hafızalarda yer etti.
635. F OTURMASI
„Wernicke Korsakoff Sendromlu ağır hasta mahpuslar serbest bırakılsın“
21 Aralık 2024
Hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım yine tahliye edilmedi
25 Kasım 2025
(EMK)

