Türkiye’de darağaçlarına çıkan kadınların sayısı neyse ki erkeklere oranla az, hikâyeleri inanılmaz derecede ağır ve zor. Kimi türkü söyleyerek yürüdü idam sehpasına, kimi çocuklarını geride bıraktı.
Meclis’in kurulduğu 1920’den idam cezasının kaldırıldığı 1984’e kadar 15’i kadın olarak üzere 712 kişi idam edildi.
İlk kadın idamı 1931’de oldu. Isparta’nın Darıbükü Köyü’nden Fatma’ydı. Adı bugün neredeyse hiçbir yerde geçmiyor. Ondan üç yıl sonra, 20 Haziran 1934’te Lüleburgaz’dan Sadberk idam edildi. Türkiye’de idam edilen ikinci kadındı.
1936’da Muğla’da Ümmühan, 1939’da Çanakkale’de Didar Savaş idam edildi. 1939 yılı, idamların en yoğun yaşandığı yıl oldu kadınlar için de durum aynıydı. Aynı yıl, aynı gün iki kadın daha darağacına çıktı. 4 Temmuz’da Manisa’nın İlyasçılar Köyü’nden 24 yaşındaki Fatma Yıldırım hücresinde uyandırıldı, helallik istedi ve idama götürüldü. Aynı gün Muğla’dan Fatma Satılı da idam edildi. İki kadın, iki hayat, aynı tarih.
1944’te bu kez iki kadın daha. Malatya’da yaşayan 33 yaşındaki Emine, kentin idam edilen ilk kadınıydı. Görevlendirilen cellat “kadın olduğu için” ipi çekmek istemedi. Emine, cezaevinin başgardiyanı tarafından idam edildi. O ana tanık olan bir çocuğun gazetedeki tanıklığı şöyle: “Türkü söyleyerek yürüdü.”
Aynı yıl İzmir Ovacık Köyü’nden Vecahat de idam edildi. Son kadın idamı ise 1959’da oldu. Sivas Haydarlı Köyü’nden 26 yaşındaki Durdu, kocasını öldürmekten suçlu bulundu ve idam edildi. 15 kadının 10’u, kocalarını öldürdükleri gerekçesiyle asıldı. O yıllarda şu soru tartışılıyordu: Kadınlar boşanamadıkları için mi bu cinayetlere sürükleniyordu?
Bu hikâyeleri Bir Ev isimli podcastin “Darağacındaki Kadınlar” bölümünde dinledim. Münevver Elif’in hazırladığı bölümlerde yalnızca idam kararları değil, dönemin gazeteleri, hâkimlerin dili ve devletin bakışı da var.
Burada özellikle ayrıntılara girmiyorum. Çünkü idam edilen kadınların okumak değil araştıranın kendi sözlerinden dinlemek çok daha önemli ve gerekli diye düşünüyorum.
Türkiye’de durum böyleymiş geçmişte, bugün İran kadınları idam ediyor. BM verilerine göre 2024’te en az 31 kadın 2025’te ise 60’a yakın kadın İran’da idam edildi.
Adliyenin en küçük salonunda 168 kişi yargılandı
Mahkemeler demişken… Hakikaten ağır ceza, asliye ceza hâkimleri ve heyetler açısından farklı bir dönemden geçiyoruz. Bunun son örneğine geçtiğimiz hafta İstanbul Adliyesi’nde tanık olduk. 25 Kasım 2024’te Tünel Meydanı’nda Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde gözaltına alınan 168 kişi, 8 Ocak’ta hâkim karşısına çıktı. 168 sanık vardı ama dava, izleyiciler için yalnızca altı koltuğu bulunan daracık bir salonda görüldü.
Mahkeme kapısının önünde onlarca çevik kuvvet vardı. İçeri girmek neredeyse imkânsızdı; kimi zaman yargılananlar bile salona alınmadı. Basın önce hiç alınmayacaktı, itiraz ettik. Sonra “kapı açık olacak, kapı önünden dinlersiniz” dendi. Duyulamayacağı söylenince bu kez sınırlı sayıda gazeteci alınacağı açıklandı. Uzun bir pazarlığın ardından üç gazeteci olarak salona girebildik.
Asıl şaşkınlık ise duruşma başlamadan yaşandı. Sadece avukatlar salondayken mahkeme başkanı, “Ben Duygu Asena okuyorum, hemcinslerim adına kadınlardan özür dileyen biriyim” dedi. Sanıklar içeri alındı, savunmalar başladı. Gözaltındaki polis şiddeti anlatılırken, mahkeme başkanı sık sık kadın haklarından söz etti, mücadelede haklı olduklarını söyledi. Avukatlar bunun üzerine, “Madem böyle düşünüyorsunuz, daracık bir salondayız, sanıklar birbirini bile duyamıyor, beraat verin gidelim” dedi. Ancak mahkeme başkanı önündeki listeden “polise şiddet”, “baş yarılması” gibi ifadeleri okudu ve talebi kabul etmedi.
Duruşma ertelendi. Bir sonraki tarih 8 Nisan. Darağaçlarıyla bugünün mahkeme salonları arasında onlarca yıl var ama bazı cümleler, bazı niyetler, bazı çelişkiler sanki yer değiştirmiş gibi. Bakalım 8 Nisan’da neler duyacağız.
Kadınların bu haftaki ajandası
Şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Yeşim Akbaş’ın ailesi tam 1000 gündür adalet bekliyor. 13 Ocak’ta Manisa Demirci Adliyesi’nde duruşma var. İzmir’den araç kaldırılacak. Aile destek bekliyor. Baş şüpheli bir polis.
Detaylara bu haberden ve şu haberden bakabilirsiniz.
Yine şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Pınar Bulunmaz davası da 14 Ocak’ta Urfa’da görülecek. Pınar Bulunmaz’ı öldürmekten yargılanan baş şüpheli R.B, ailenin ısrarlı mücadelesi ile bir önceki duruşmada tutuklanmıştı. Detaylara buradan bakabilirsiniz.
Yazının fotoğrafı
Ölümle Yaşam Arasında (The Life of David Gale) filminden. Film, idam cezası, adalet sistemi ve ahlaki ikilemler üzerine sert sorular soran; tartışmalı ama kolay unutulmayan bir suç–dram–gerilim filmidir. Alan Parker’ın yönettiği ve Charles Randolph’un yazdığı film, Parker’ın emeklilik öncesi son çalışması olmasıyla da ayrı bir önem taşır.
Film, uzun yıllar idam cezasına karşı mücadele etmiş bir üniversite profesörü ve aktivist olan David Gale’in (Kevin Spacey), yine bir idam karşıtı aktivistin öldürülmesi suçlamasıyla ölüm cezasına çarptırılmasını merkezine alır. İnfazına sayılı günler kala, gazeteci Bitsey Bloom (Kate Winslet) Gale ile röportaj yapmak üzere hapishaneye gider. Bu röportajlar aracılığıyla film, parçalı bir anlatımla geçmişi açar ve seyirciyi sürekli olarak “gerçek nedir?” sorusuyla baş başa bırakır.
Adaletli yeni bir hafta olsun, özgürlük ve eşitlikten yana…
(EMK)

