2026 yılı bütçe görüşmeleri ve sosyal güvenlik düzenlemeleri, siyasetin en sert kırılma noktalarından birine sahne oldu. Muhalefetin Meclis Genel Kurulu’nda en düşük emekli aylığının geçim sınırına çekilmesi yönündeki tüm önergeleri ve direnci iktidar bloku tarafından reddedilirken; taban aylık 20.000 TL olarak yasalaştı. Bu rakamı „yoksulluğun kurumsallaşması“ olarak niteleyen muhalefetin konuyu Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıma kararı aldığı bu günlerde, asıl tehlike sadece rakamın düşüklüğü değil, bu düşük aylıklara yönelik sessiz sedasız hayata geçirilen usul değişikliğidir. Aralık 2025’te kabul edilen bu düzenleme, „tahsilatın hızlandırılması“ adı altında emekli, dul ve yetim aylıklarının hukuksal güvencesini bypass ederek, doğrudan bir „icra otomasyonu“ dönemini başlatmış bulunuyor.
UYGULAMADA DEĞİŞEN NE OLDU?
2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun’un 93. maddesi, emekli aylıklarının kural olarak haczedilemeyeceğini, ancak nafaka ve SGK alacakları için kesinti yapılabileceğini hükme bağlamıştı. Fakat 2008 sisteminde bu kesintinin uygulanması için bir idari usul şarttı: Borç tebliğ edilir, itiraz süreçleri beklenir veya yargı kararı gerekiyordu.
2026 Ocak itibarıyla devreye giren yeni sistemde ise bu usul zinciri kırıldı. Artık kurum alacakları için bir tebligat veya itiraz süreci öngörülmemekte; banka sistemleri üzerinden „kaynağında kesinti“ (re’sen uygulama) devreye alındı. Bu durum, devlet ile yurttaş arasındaki hukuki süreci, doğrudan bir tahsilat operasyonuna dönüştürmekte; itiraz ve yargı denetimi mekanizmalarını işlemsiz bırakmakta.
KESİNTİ SONRASI TABLO VAHİM
2026 yılı için belirlenen 20.000 TL’lik taban aylık uygulaması, hisse oranlarına göre dağıtıldığında ve üzerine %25’lik otomatik kesinti eklendiğinde, ortaya çıkan net rakamlar sosyal güvenliğin „asgari geçim güvencesi“ sağlama iddiasıyla tümüyle çelişmekte. Sosyal güvenlik sistemi, bireyi muhtaçlıktan kurtarma amacı güderken; bu yeni tahsilat usulü, hak sahiplerini sistem eliyle yoksulluk sınırının altına itmekte:
Tablodaki veriler, özellikle çoklu hak sahiplerinin durumunu çarpıcı bir şekilde özetlemekte. 5.000 TL brüt aylığı olan bir yetimin eline geçen 3.750 TL, 2026 yılının ekonomik gerçekliği içinde herhangi bir temel ihtiyacı karşılamaktan uzak. Burada sorun sadece rakamın düşüklüğü değil, devletin bu düşük tutar üzerinden „öncelikli alacaklı“ sıfatıyla re’sen harekete geçmesi. Bu durum, sosyal koruma kalkanının, kurumun mali önceliklerine feda edildiğini göstermekte.
MÜLKİYET HAKKI VE ÖLÇÜLÜLÜK
Emekli aylığı, çalışma hayatı boyunca ödenen primlerin bir karşılığıdır ve hukuki niteliği itibarıyla bir mülkiyet hakkıdır. Anayasa Mahkemesi (AYM) içtihatları, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin „ölçülülük“ ilkesine uygun olmasını ve birey üzerine orantısız, katlanılamaz bir yük bindirmemesini şart koşar.
Yargı denetimi olmaksızın, doğrudan kurum verileri üzerinden yapılan bu kesintiler; hem Anayasa’nın 35. maddesindeki mülkiyet hakkını hem de 36. maddesindeki hak arama hürriyetini ihlal etmekte. İcra İflas Kanunu’nun 82. maddesinde yer alan „borçlunun ve ailesinin geçimi için lüzumlu olan miktar haczedilemez“ kuralı, bu yeni usul düzenlemesiyle fiilen kadük bırakıldı. Devlet, vatandaşına karşı olan borcunu (aylık ödemesi) yerine getirirken, kendi alacağını (kesinti) hiçbir hukuki süzgeçten geçirmeden tahsil ederek „hukuki güvenlik“ ilkesini zedelemekte.
SINIFSAL TERCİH VE SOSYAL DEVLETİN TASFİYESİ
Sosyal güvenliğin bir „koruma“ sistemi olmaktan çıkarılıp, bir „alacak-verecek“ ilişkisine indirgenmesi sınıfsal bir tercihin sonucu. Kamu maliyesindeki açıkların faturası; sermaye kesimine sağlanan vergi istisnaları yerine, geliri zaten yetersiz olan emekli, dul ve yetimin payından çıkarılmakta. 2008’de temelleri atılan bu piyasacı yaklaşım, 2026’da usul hukukunu da devre dışı bırakarak en sert noktasına ulaştı.
HUKUK DEVLETİ İLKELERİNE DÖNÜLMELİ
Hukuk devletinde idare, alacağını tahsil ederken yurttaşını savunmasız bırakan bir mekanizmaya dönüşemez. Aralık 2025 düzenlemesiyle getirilen bu „kaynakta kesinti“ modeli, acilen yargı denetimine alınmalı ve insani geçim sınırının altındaki aylıklar her türlü kesintiden muaf tutulmalı. Muhalefetin AYM’ye yapacağı başvuru, sadece bir hukuki itiraz değil aynı zamanda sosyal devletin „hak temelli“ özünü koruma mücadelesidir. Aksi takdirde, sosyal güvenlik sistemi bir güvence mekanizması olmaktan çıkıp, sadece bir borç tahsilat merkezine dönüşecek.

