Béla Tarr, sanatın kirlenmemiş sahasında kalan son kalelerden biriydi. Bugün, o cepheden en önemli müttefikimiz gitti. Béla Tarr’ı tanımış olmak ve sinemasının o sarsıcı politikasını solumak; benim için bugün hayatta olan ve hayranlık duyduğum son birkaç sinemacıdan birine eşlik ettiğim için şanslıyım. Mesleğini severek yapan bir sinema yazarı olarak; disiplinlerarası bir okuma yapma zorunluluğu, çoğumuzun olduğu gibi benim de omuzlarımda sürekli bir ağırlık olarak durur. Zira rüştünü çoktan ispatlamış, kendi ontolojik evrenini milim milim inşa etmiş isimlerin eserleri üzerine söz söylemek; hem manevi hem de entelektüel açıdan yıpratıcı bir sorumluluktur.
İNSAN ONURU
Bu köşede bugüne dek pek çok kıymetli sinemacıya veda ettik. Fakat Béla Tarr’ı tüm bu isimlerden ayrı bir paranteze, çok daha sarp bir yere koymak zorunda hissediyorum kendimi. Çünkü burada mesele yalnızca bir yönetmenin vefatı değil; onun varlığıyla, dik duruşuyla ve ödün vermez tavrıyla kurduğu o „alanın“ yok oluşu. Evet, bu her şeyden önce bir alan kaybıdır. Yeni çıkan ilk romanım Serbest Kumsal’ın matbaadan çıktığı günün, Béla Tarr’ın veda haberine denk gelmesi ise bu duyguyu benim adıma daha da keskinleştiriyor. Şimdi gel de böyle bir karaktere, bir isme ve o ismin yarattığı o anlama hakkıyla veda et…Béla Tarr’ın kaybı, onun eserleriyle ilmek ilmek ördüğü o terk edilmiş, o yalnız ama vakur düşünsel sığınağın da yıkılması gibi geliyor bana. Bu alan; filmleri için sadece bir referans noktası değil, bir varoluşsal ton ve özgül bir dünya görüşü. Bu alan, politik duruşun ve insan onurunun her bir karede, her bir uzun planda inatla savunulduğu estetik bir bütünlüğün somutlaşmış halidir. Sátántangó’nun çamurlu sonsuzluğunda ağır ağır eriyen o kolektif umut, Werckmeister Harmoniák’taki o tekinsiz meydan boşluğu, The Turin Horse’un rüzgârla dövülen kıyametinde biriken saf insanlık hali… Hepsi, Tarr’ın bize miras bıraktığı o karanlık ama büyüleyici güzelliğin sarsılmaz parçalarıdır.
„HER ŞEYİ SÖYLEDİM.”
Tarr’ın sinemayı henüz üretken yaşındayken bırakışının ardındaki o soylu nedenleri anlamakla yükümlüyüz. Onun için film; bir mesaj iletme aracı değil, bir zanaatkârın atölyesindeki mutlak saflığa eşdeğer bir varoluş biçimiydi. Ancak 21. yüzyılın endüstriyel dünyası, sanatçıyı sürekli bir ödül yarışına ve gişe verilerine indirgemeye çalıştı. Tarr’ın asıl öfkesi sinema sanatına değil; onun büründüğü bu bürokratik ve ticari formaydı. Sátántangó gibi devasa prodüksiyonlardaki ağır lojistik süreçler ve kalabalık ekipler; yönetmen, oyuncu ve mekân arasındaki o kutsal, organik bağa artık aykırı düşmeye başlamıştı. „Gerçek zamanı“ yakalamaya ant içmiş bir sinemacı için bu takvimler ve bütçe sınırları artık katlanılmaz birer prangaydı. İşte son filmi The Turin Horse (2011), bu biriken yorgunluğun ve sisteme karşı duyulan öfkenin nihai manifestosudur. Tarr, sanatını kapitalist çarklara teslim etmektense, sessizliği seçerek kapıyı arkasından kapatmayı tercih etti. Bu veda, her türlü fazlalıktan arındırılmış sanatsal bir reddiyedir. Onun „Her şeyi söyledim“ diyerek çekilmesi, bir tükeniş değil, sanatsal bütünlüğün tamamlandığının ve bu sistemde daha fazla var olmak istemediğinin ilanıdır. Béla Tarr’ı „en özgür sinemacı“ olarak tanımlamak, mirasını özetleyen en isabetli ifade olacaktır. Tarr’ın kaybı; bu özgürlüğün, bu dik duruşun ve katıksız sanatsal niyetin fiziksel dünyadaki son kalelerinden birinin yok oluşudur. Umarım bu satırlar, Béla Tarr’ın o devasa ruhuna ve sinemasına layık bir anma yazısı olabilmiştir.

