Geçtiğimiz haftalardaki bir yazı bildiğimiz dünyanın sonrasına doğru gittiğimize dair bazı tartışmalar yürütmeye çalışmıştık. Yazıda son yüz yıllık geçmişte kurulan ve güçlenen bazı makroekonomik ve makropolitik çerçevelerin çözüldüğünü, özelinde Ortadoğu’da birçok defterin kapatıldığını ifade etmiştik.
Bu yazıda çözülmelerin en çekirdek hali olarak “nomosu olmayan yeryüzü”nde yaşadığımıza yoğunlaşıyoruz. Nomosu olmayan yeryüzü temelde üçü ana sütun üzerinden ortaya çıkıyor.
Bunlardan ilki, ulus-devletler çağının (bildiğimiz dünya) anlam dünyası içerisinde yer alan uluslararası hukukun iptal edilmesidir. Bugüne kadarki “anormal” örneklerde uluslararası hukuk askıya alınırken, bugün iptal edilmektedir. Bunun altını çizerek farkı belirginleştirmek gerekir. Ulus-devletçi paradigmada askıya alma nomosu tesis etme için siyasal müdahaleydi. Ama paradigma nomosunu yitirdiği için artık askıya alma değil, iptaldir söz konusu olan.
İkincisi, egemenlik hakkının ayaklar altına alınmasıdır. Bildiğimiz dünyada her ülke bölünemez egemenlik hakkına sahipti. Her ne olursa olsun bu hak devredilemez veya devredilmesi teklif edilemezdi. Şimdi artık egemenlik devredilebilir, dışarıdan müdahaleyle el değiştirebilir hale geldi. Nitekim bu hali belirgin kılan şey söz konusu devredilme durumunun olağanlaşması oldu.
Üçüncüsü, ulus-devletlerin teritoryal kutsallıkla birlikte düşünülmesinin anlam ifade etmemesidir. Ulus-devletler çağını var eden nomoslardan biri toprak egemenliğine saygı duymak ve dolayısıyla ilhak-genişleme vb hamlelerin nomosa aykırı olmasını düşünmekti. Fakat artık Trump’ın Grönland ısrarında, Türkiye’nin Suriye’de kurumları vb aracılığıyla yerleşik hale gelmesiyle gördüğümüz gibi teritoryal kutsallığın geçer akçe olmadığını görüyoruz. Yani kutsal olan buharlaşıyor.
Tabii ki, nomosu olmayan yeryüzü gerçekliğinin ana sütunlarını arttırmak mümkündür. Fakat burada reel-politik yansımalarına dönmek gerekir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu üç ana sütunun ihlali ve/ya yokluğuna feryat-figan etmenin ve etik-politik çerçevelere sarılarak nomosu sahneye çağırmanın bir anlamı yok. Çünkü artık yeryüzünün geçer akçe bir nomosu yok.
Nomosun yitimi yalnızca devletler arası değil, toplumun siyasal reflekslerinde de kendini gösteriyor. Misal, ulusal bir hükümete AİHM kararlarını neden uygulamıyorsun diyerek sonuç almak artık çok zor… Bu şikâyet politik ve hukuki sonuçlar üretmiyor. Enflasyon verileri yanlış diye isyan etmelerle işçilerin zamlara gösterdikleri tepkisizlik arasında bir uçurum oluşuyorsa nasıl bir kapitalist aşamada olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmek gerekir.
İnsan haklarının neden meşruiyet üretmediğini, ahlaki üstünlük ve hukuki bağlayıcılığını kaybettiğini anlamak için dönüp bakılması gereken yer sadece ulusal hükümetlerin otoriterleşen politikaları değil, aynı zamanda ve -belki de daha fazlası-kapitalizmin ve devlet-toplum ikileminin tarihsel serüvenidir.
Özcesi, bu manzara elbette bir nihilizm veya kaba retçilik durumu üretmemeli… Peki ne yapacağız?
Önce yeni dünyayı anlamak gerekiyor. Yeryüzünün nomosa sahip olmadığını, olaylara ulus-devletçi paradigma içinden baktığımızda kurucu siyaset imkanını yitirdiğimizi görmemiz lazım. Maduro’ya ABD müdahalesi olmasına rağmen Venezuela halkının güçlü bir tepki geliştirmemesinin neden ve sonuç ilişkisini kurmak, bunu kurarken anlam dünyalarımızdan kurtulmak gerekiyor. Ya da İsrail, İran’a saldırdığında etnik-dini-kültürel-siyasal vb çok sayıda gerilimli pozisyonlara rağmen İran toplumunun sessizliğindeki manayı bulmak önemli bir yerde duruyor.
Artık ulus-devletçi paradigma içerisinde durarak dünyaya anlam vermek giderek geçersiz sonuçlar üretiyor. Artık “ulus yaşasın, ulusal devlet sağlıklı kalsın da aç kalmaya devam edelim” ve/ya “yeter ki, emperyal güçler müdahale etmesin. Aç kalmaya, otoriter bir yönetimde yaşamaya razıyım” diyen toplulukların olmadığını ve elbette neden olmadıklarını anlamamız gerekiyor. Artık geçmiş düzenin referanslarının yasını tutmanın, melankoliye kapılıp karamsarlık ve çaresizlik üretmenin bir anlamı da faydası da yok.
Hegelci diyalektikten ilhamla ifade edersek ne imparatorluklara ne de ulus-devlet formuna benzeyen, çeşitli yönleriyle sentez olan yeni bir siyasal düzene geçme durumunu öngörmek gerekir. Paradigmal dönüşüm, düşünce yapılarından siyaset biçimlerine kadar hemen her alanı etkileyecek.
İkinci olarak nomosun olmadığı, geçerli bir kuralın bulunmadığı, güç ilişkilerinin belirleyiciliğinin kristalleştiği dünyadan kurtuluş yolu bulmamız gerekiyor. Bu yol, siyasetin özgürleştirici karakterini ortaya çıkarmaktır. Yapılması gereken belli: Siyaset yapmak, en geniş kapsamda ortak zeminler üretmek, özgürleştirmek, etik-politik çerçeveler üretmek, örgütle(n)mek… Net olan şu ki, siyaseti özgürleştirici kertede yapabildiğimiz ve toplum olabildiğimiz ölçüde yaşamı ve yaşamı var eden zeminleri açığa çıkarabiliriz.
През последните седмици в една статия се опитахме да изложим някои аргументи, че вървим към края на света, какъвто го познаваме.

