‘Başlangıçta hiçbir şey bilmiyordunuz, inanırım… Sonra şüphelendiniz. Şimdi her şeyi biliyorsunuz ama hâlâ sunuyorsunuz’
Jean Paul Sartre
‘Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden de o kadar nefret eder’
George Orwell
Neoliberal küreselleşme çağında, terör, terörist, terör örgütü, terörle mücadele retoriği, bir kötülüğü defetmekten çok, emperyalist hegemonyayı dayatmanın, oligarşik çıkarları güvence altına almanın, gerici-halk düşmanı iktidarların ömrünü uzatmanın, devletleri çökertmenin, toplumların dokusunu parçalamanın, sınırlı hakları ve özgürlükleri de yok etmenin, muhalefeti etkisizleştirmenin bir aracı haline getirilmiş bulunuyor…
Paradoksal olan bir şey de terör örgütü denileni asıl peydahlayıp, araçlaştıranların bir de terörle mücadele şampiyonu sayılmalarıdır. Mesela, Taliban, bir ABD-Suudi Arabistan-Pakistan ortak yapımıydı. Afganistan’daki ilerici-laik rejimi çökertmek, Sovyetler Birliğini püskürtmek amacıyla peydahlandı, eğitildi-donatıldı, finanse edildi ve kullanıldı… Amaç hasıl olunca da ‘terör örgütü’ sayılıp lânetlendi… Başlarda ABD, Taliban’ı, genel olarak da cihatçı grupları “özgürlük savaşçısı” sayıyordu… Özgürlük savaşçıları ‘neden ve nasıl terörist’ oldular? Eğer, saçma ‘gerekçelerle’, utanç verici yalanlarla Irak çökertilmemiş olsaydı, İŞİD diye bir bela ortaya çıkar mıydı? Kaldı ki, hiçbir ülkeyi işgal etmenin bir gerekçesi olamaz…
Uzağa gitmeye gerek yok: ABD’nin ‘azılı terörist’ sayıp başına 30 milyon dolar ödül koyduğu, binlerce kişinin katili Ahmet eş-Şara (Colani), şimdi Suriye’nin “saygı değer devlet başkanı” … Avrupalı siyasetçilerin gözbebeği… Artık ‘Beyaz Saray’da’ ağırlanıyor…
Terörün bir tanımı var. Az çok ne olduğu belli. Fakat “terörist” ve “terör örgütü” için aynı şey söz konusu değil… Durum, bu iki kelimeyi kullananların, araçlaştıranların niyetine göre değişiyor… Şimdilerde terörist ve terör örgütü kelimeleri, rejimin muteber saymadığı siyasi muhalifleri şeytanlaştırmanın, cezalandırmanın, etkisizleştirmenin bir aracına dönüştürülmüş durumda. Bizim dilimizde terörün karşılığı tedhiştir ve tedhiş, ‘dehşet verme, dehşete düşürme, şaşırtma, korkutma, yıldırma’ demeye geliyor. Oysa, bir baskı ve şiddet yöntemi olarak terör, devletin tanımında vardır, onda mündemiçtir ve devletle yaşıttır. Devlet, şiddet kullanma tekeline sahip yegâne aygıttır. Bidayette de baskı, şiddet, korku, yıldırma, korkutma sayesinde, zora dayanarak tesis edilmiştir ve varlığını şiddeti, baskıyı, terörü sürekli kullanarak, manipüle ederek sürdürmüştür… Fakat egemen söylem devletin kendi şiddetini, kendi tedhişini tedhiş, kendi terörünü terör saymaz. Zira, neyin terör, kimin terörist olduğuna devletin adamları, onların akıl hocaları, egemen ideolojiyi/resmî ideolojiyi üretip yayan bilimi kendilerinden menkul zevat, “konunun uzmanı” denilenler karar verir… Boşuna, “nereye bakıldığı değil, nereden bakıldığı önemlidir” denmemiştir… Bir devlet ne kadar büyükse ne kadar güçlüyse, tedhiş [terör] uygulama, dayatma yeteneği de o kadar büyüktür. Şimdilerde terörle mücadelenin sembolü sayılan Amerika Birleşik Devletleri en büyük terörist devlettir. Tabii en büyük teröristin ‘terörle mücadelenin sembolü’ sayılması da rahatsız edici bir ironidir… ABD’nin İkinci Emperyalist Savaş sonrasında Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da, Orta-Doğu’da 55-60 milyon insanı hunharca katletmesi ‘devlet terörü’ değil miydi?
“Terör örgütü propagandasına gelirsek, benim yaşadıklarım duruma açıklık getirmeye yeter… Paradigmanın İflası yayınlandıktan iki hafta sonra soruşturma ve dava açıldı. Yayınevinin avukatı Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısına: “Bu kitap Türkiye’nin geride kalan 70-80 yıllık döneminin bilimsel tahlilidir. Yazarı da bir akademisyen, üniversite üyesidir”, kitabı terör propagandasıyla ilişkilendirmek uygun değildir” diyor… Savcı: “hem devletin ekmeğini yiyeceksin hem de onu yıkmaya çalışacaksın, yağma yok” diyor… Sonuç 20 ay hapis, o zamanın parasıyla bir milyar TL para cezası ve bazı sivil haklardan da mahrum edilmek… Ve Ulucanlar cezaevinin yolu da göründü…
Diyarbakır Hapishanesinde 8 genç mahkûmun başlarına demir çubuklarla vurularak hunharca katledildiğini duyduğumda hemen bir yazı yazdım… Bir yıl hapis cezasına çarptırıldım, ceza ertelendi… Başka bir yazıdan da 15 ay hapis ve para cezasına çarptırıldım… Kalecik Cezaevinin yolu göründü…
Asıl terör devlet terörüdür, başlıklı bir yazı yazdım. Terör örgütü propagandası yapıldığı gerekçesiyle dava açıldı ve iki yıl sürdü… Oysa, asıl terör devlet terörüdür demek, ateş yakar, şeker tatlıdır demek gibi bir totolojidir, malumu ilan etmektir… Devlet şiddet kullanma tekeline sahip yegâne aygıttır… Terör uygulamak için çok geniş imkânlara sahiptir. Zira devlet bidayette zora, şiddete, baskıya dayanarak tesis edilmiştir, varlığını sürdürmüştür…
Nelerden dava açıldığına dair bir örnek de şöyle: Gaziantep’te yayınlanan gazetenin yayın yönetmeni telefon etti. ‘Ankara’ya gelsem bir söyleşi yapabilir miyiz’ diye… Şu gün şu saatte Özgür Üniversite’ye gel dedim. Geldi, uzun bir söyleşi yaptık… Sorulardan biri de “sivil toplum örgütleriyle” ilgiliydi… “Sivil toplum örgütleri iki türlüdür: Ezilen-sömürülenler tarafından kurulanlar, bir de devlet-mülk sahibi egemenler tarafından kurulan, kurdurulan, desteklenenler… Bu ikinciler apolitizasyonun- depolitizasyonun araçlarıdır” demiştim… Söyleşi “Sivil toplum örgütleri apolitizasyonun araçlarıdır” başlığıyla yayınlandı… Birkaç hafta sonra Özgür Üniversite’ye vardığımda masamın üstünde bir sarı zarf beni bekliyordu… Zarfı açtım. Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi hakkımda dava açmış… Her halde gerekçeyi merak ediyorsunuzdur… Apolitizasyon da (Apo) Abdullah Öcalan imâ ediliyor, dolayısıyla terör örgütü propagandası yapılıyor… diye…
Kuşkusuz bu bir skandaldı ama daha büyük skandal hiçbir gazetenin ve televizyonun haber yapmamasıydı… Görmezden geldiler… Özgür Gündem Gazetesinde haftalık yazı yazdığım 1990’lı yıllarda hakkımda o kadar çok soruşturma açılıyordu ki, bazı haftalar haftanın iki günü Devlet Güvenlik Mahkemesinde olurdum… Tabii bir süre sonra polislerle, mübaşirlerle yüz göz oluyorsun… Bazen araya zaman girdiğinde: “Hocam hasta mı oldun” diyorlardı…
Tabii sadece ‘terör örgütü propagandasından’ değil… ‘Devletin manevi şahsiyetine hakaretten’ de davalar açılıyordu… Duruşmalarda ‘devletin manevi şahsiyeti’ diye bir şey olamayacağını, maneviyatın insana mahsus bir şey olduğunu söylememin de hiçbir karşılığı olmuyordu…
Suriye’de Kürtler İŞİD saldırısını kahramanca püskürttüler… Gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler, “aydın” denilenler ve devlet ricali, Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) değil, İŞİD artığı katillerin lideri Ahmet eş-Şarayı destekliyor… Daha ne demeli?
"В началото не знаехте нищо, вярвам... После заподозряхте. 'Сега знаеш всичко, но все още го представяш'
Жан Пол Сартр
"Какво може да научи едно общество от фактите...

