Dini mekanları devletli hegemonyanın hizmetinden çıkarıp, gerçek işlevlerine ve sahiplerine teslim etmek demokratik komünal güçlerin temel görevidir. Kutsallığın gerekleri, ancak kapitalizme karşı toplumu savunmakla karşılanabilir
Afşin Aybar
İnsanlık dünden bugüne gücünü varlık formundan yani toplumsallığından alır. Tarihsel ve biyolojik veriler toplumsallığın gelişiminde içgüdülerin yanı sıra insan beyninin analitik düşünce kapasitesinin rolünü göstermektedir. Beslenme ve süreklilik birinci doğada olduğu gibi ikinci doğa için de temel yaşamsal ihtiyaçtır. Süreklilik; ortak bilinç ya da vicdan dediğimiz ahlaki geleneği, diğer bir deyişle kolektif düşünceyi oluşturur. Ahlak bu nedenle toplumsallık için yaşamsaldır. Çünkü edinilen deneyim ve birikime dayalı olarak, toplumsallığın sürdürülmesi ve gelişimine imkân sağlar. Bu nedenle toplum, ahlakını yitirirse dağılacağını bilir. Adeta içgüdü keskinliğiyle ahlakı önemsemektedir. Klan-kabilelerde ahlakın somut ilkesi totemdir. Totem klan ve kabilenin ilk dini kurumudur diyebiliriz.
Dini mabetlerin kutsallığı toplumsal varlığın ve yaşamın kutsallığından ileri geliyor. Dini mabetler toplumsal sorunlara karşı daha esnek ve somut çözümler geliştiriyordu. Kent ve devletle birlikte toplumsal sorunlar gittikçe derinleşti, dini kurumlar da iktidarın çıkarlarına hizmet eder hale getirildi. Yani uygarlık dinlerindeki aşkın din, tanrı, kutsallık nosyonları doğal toplum dinlerinde geçerli değil. Çok somut pratik bir ölçü olarak eşitlikçi toplumun çıkarları gözetiliyor. Kastik çeteler toplumda eşitliğe dayalı paradigmaya karşı oldukları için evrensel-toplumsal varoluşu açıklayan paradigmayı, yani dini yapısal bir dönüşüme uğratıp dışkısından insanları yaratan tanrıları inşa ediyorlar.
Toplumsal varlığın muhtaç olduğu temel alanların yok edilmesi ya da kötürümleştirilmesi, iktidar ve sömürü sistemlerinin varlık gerekçesidir. Bu nedenle bilgi, politika ve ahlak alanında gelişen çöküş, sömürü sistemlerinin topluma yönelik dıştan müdahalesiyle gelişen kırıma doğrudan bağlıdır. Zihnî hegemonya, iktidar ve sömürü güçlerinin toplumu boyunduruk altına almak için geliştirdiği esas kurumsal ve anlamsal oluşumu ifade eder.
Tapınağın diğer bir yönü ise elbette kutsal mekân olmasıdır. Ama bu tapınağın iktidar ve sömürü merkezi olarak biçim ve içerik yüklenen tapınaklardan farkı, toplumun kendi değerlerini, yani toplumsallığı kutsamanın mekânı olmasıydı. Toplumun öz kutsal mekân arayışına dönük bilgimiz, arkeoloji bilimiyle elde edilen bilgi ve bulgularla netlik kazanmaya devam ediyor. Toplumun ilk kutsal mekânı tüm geçmişinin, ortaklığının temsil edildiği yerdir. Toplum, tapınak ne kadar dikkat çekici, görkemli ve önem taşıyan bir yerde inşa edilirse, temsiliyet ve yaşamsal bakımdan o denli değer taşıdığının bilincindeydi. Tapınakların hem boyut hem de estetik açıdan görkemli olmasının sebebi budur.
Tarihte kentlerin ilk dönemleri üzerine yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi; toplumun komünal karakterinin korunduğu bu ilk dönemlerde, tapınak aynı zamanda üretim, depolama ve barınak yeriydi. Yani komün usulü çalışmanın yeriydi. Yalnız ibadet değil, toplumun tartışma ve karar yeriydi. Mimar, zanaatkâr ve bilginlerin hünerlerini denedikleri merkezdi. Bugün ki bilimsel verilere dayanarak rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki; tapınaklar toplumun zihniyet merkeziydi. Kastik grubun kent yaşamı üzerinde hakimiyeti yoktu, tapınaklar bilge kadınlar (tanrıça) tarafından yönetiliyordu. Kentlerde sınıf ve hiyerarşik kültür gelişmemiş, kadın düşürülmemiş, doğa talan edilmemiş. Birinci doğa ile ikinci doğa arasında yapay çelişkiler oluşmamıştı, yani toplum kendini doğanın bir parçası, doğayı kendinden bir parça olarak görüyordu. Mabetleri, ilk oluşum dönemleri açısından, ahlaki-politik toplumun hafıza kurumları olarak da değerlendirebiliriz. Mabetlerin yaşamın her alanında sözü var ve kutsallığını da buradan alıyor.
Dolayısıyla ibadet yerleri toplumsal ahlâkın en çok işlendiği kurumlardı, ki bu durum günümüzde bile geçerliliğini sürdürmektedir. Başta havra, kilise ve camiler olmak üzere, ibadethaneleri birer pratik ahlaki kurum olarak görmek, ahlaki toplumun inşasında değerlendirmek en doğrusudur. Havra, kilise, cami ve cem evi denilen yerler, aslında demokratik meclis işlevi görmelidirler. Bu mekanlar başlangıçta tüm toplumsal sorunların tartışılıp çözüm yollarının arandığı toplantıların yapıldığı mekanlardı. İbadethaneler ahlaki politik toplumun hizmetinde oldukça devletçi-iktidarcı kastik zihniyet kendine zemin bulamaz. Böyle bir zemin ancak toplumsal değerlerin özünden kopmasıyla elde edilebilir. Günümüzde bu toplumsal mekanlar basit ritüellerin mekanına dönüştürülmüştür. Oysa dini kurumlar, devlet sisteminin icadı değil; toplumsal sorunlara çözümlerin geliştirildiği, kutsallığı da ahlaki ve politik işleviyle oluşan demokratik toplum kurumlarıdır.
Devletli hegemonya 5000 yıldır toplumsal kurum ve kavramları toplumun elinden alıyor, gasp ediyor. Kapitalist modernite ise bu konuda daha büyük biçim değişikliğini sağladı. Özünü ise olduğu gibi korudu. Toplumun üzerindeki devasa ulus-devlet aygıtları bununla yetinmeyip en ince ayrıntılarına kadar toplumun iç gözeneklerini kendine bağımlı hale getirdi. Zihniyet oluşum merkezleri olarak akademi sistemiyle toplumun binlerce yıllık sömürüden arta kalan zihnî, ahlaki ve politik yetisini en geniş kapsamda hedefleyerek, antik uygarlık sistemlerinin yapamadığı düzeyde küresel hegemonya sağladı. Kastik katil, kapitalist sistemle liberalizm, demokrasi ve insan hakları örtüsü altında kavramları ters yüz ederek toplumsal değerlerin özünü boşaltı.
Dini mekanları devletli hegemonyanın hizmetinden çıkarıp, gerçek işlevlerine ve sahiplerine teslim etmek demokratik komünal güçlerin temel görevidir. Başta İbrahimi geleneğin çıkışı bilinmektedir. Bugün kapitalizm, Nemrut, Firavun ve cahiliye döneminden kat be kat daha fazla toplumsal değerlere saldırıyor. Toplumun temelini oluşturan komünaliteyi dağıtıp, toplumu ahlaksız politikasız bırakıyor. Gerçek müminlere düşen görev kapitalizme karşı itirazlarını ortaya koyup, demokratik toplumdaki yerlerini almaktır. Kutsallığın gerekleri, ancak kapitalizme karşı toplumu savunmakla karşılanabilir. Bunun tek yolu, ahlaki-politik toplumun hücresi komünlerle yaşamın her anı ve mekanını örgütlemekten geçer. Bunun dışında kalan her türlü işbirlikçi muhafazakâr anlayış ve pratik müminliğin reddi olarak anlam taşımaktadır. Daha net bir ifade ile; devletçi sisteme yakın, komünden uzak olmak münafıklığa savrulmaktır.
Demokratik komünal toplumda her milletten, inançtan ve kültürden bireylerin, komünal değerlere sahip çıkıp bu değerleri savunduğu oranda söz ve karar hakkı vardır. Bu bağlamda komünal toplum hareketi denildiğinde bir hayalden bahsetmiyoruz. Tarihsel toplumun bize bıraktığı, yaşanılmış tarihi mirastan yola çıkarak, yaşanmış hakikati kendimize miras alıp, bugünümüzü ve yarınımızı demokratik komünal toplumsallığımızı inşa edebiliriz.
Основен дълг на демократичните общностни сили е да извадят религиозните места от полезрението на държавната хегемония и да ги предадат на истинските им функции и собственици. Свещеността...

