Dr. Sibel Bekiroğlu
Davos’ta, Trump’ın çağrısıyla bir “barış masası” kuruldu. Küresel siyasetin eksiksiz bir aile fotoğrafı olmasa da yeterli sayılabilecek bir vitrinini gözler önüne serdi. Masanın üstündekiler “vaat edilen barış”tan çok Ortadoğu’nun “yeniden düzenlenmesinin inşa projesi”ydi. Ekranlara yansıyan görüntüler ve devletlülerin ağızlarından çıkanlar yıkımın ardından kurulması tasarlanan yeni bir düzenin tanıtımıydı ve tüm bu şaşaalı gösteri “Ortadoğu Yaşam Merkezi’nin” “topraktan girilmiş” bir satış ofisinde geçiyordu. Bu görüntülerden biri Gazze’ydi. Kentkırımın içinden çıkan Filistinli çocuklar, üzgün ama “en azından ölü değil” denilebilecek kadar diri; tatil köyüne dönüştürülmüş bir felaketin içinden geçerken yüzlerine kondurulan gülümsemelerle yürütülüyordu. Bir kentin yok edilişinin emperyalistlerin içlerini titreten yatırıma açık boşluğu, kentin dikkatli bakınca mermilerle kurulduğu görülebilen maketinde pazarlanıyordu. Enkaz, moloz ve cesedin Orta Doğu hâli bir yatırım planıydı.
Gazze bu tablonun en görünür yüzüydü ve hâlâ öyle ama tek örneği değil. Rojava da uzun süredir aynı tahayyülün hedefinde. Orada da yalnızca evler değil, birlikte yaşama fikri, özyönetim deneyimi ve müşterek bir gelecek ihtimali hedef olarak seçilmiş durumda. Bugün Rojava da “güvenlik,” “istikrar” ve “yeniden inşa” söylemleriyle “Ortdoğu Yaşam Merkezi’nin” bir parçası olarak yeniden tasarlanmak isteniyor. Enkazın üstünde kurulan sofralarda kimileri için ziyafet vakti! Bu hoyratlığın, bu çıplak zalimliğin ne akademide ne siyasette ne de Babil’den sağ çıkabilmiş dünya dillerinde bir karşılığı var. Kavramlar burada tökezliyor. Çünkü burada yalnızca ölüm yok; gömülmemiş ölüler var. Hatıralarıyla yaşayan ama toprağıyla buluşmadığı için ölümün bile tamamlanmadığı bedenler… Ve onların karşısında, yaşamaya zorlanan yaşayan ölüler.
Gazze’de de Rojava’da da insanlar artık yalnızca savaşın mağdurları değiller; dünyanın sığdıramadığı insanlar. Filistinliler ve Kürtler, evlerinden, sevdiklerinden, ölülerinden koparılarak “insanlığın artığı” muamelesi görüyor. Bir çağdayız ki, bir halkın yok edilişi yatırım fırsatı, bir saç örgüsü ise güvenlik tehdidi olarak sunuluyor. Trump’ın gezenin icra kurulu başkanı olarak “Batı’yı kendisi daha toplum bile olamamış bu insan yığınlarını ithal etmekle” suçlarken kullandığı vahşi ve iktisadî ton bu bağlamda bir dil sürçmesi değil, bu zihniyetin açık ifadesidir: Hakim düzende yabancı olarak tarif edilen ve bir pazarlığın nesnesi olarak sunulan milyonlarca yaşam ve ölümü tamama ermeyen ölüler. Batı, yıkımın pazarlığını ellerini kirletmeden yapmak için çabalasa da Trump’ın egokratik yönetimi bu hayalleri suya düşürüyor. Her şey ve her yer toz duman. Belçika’nın muhafazakâr Başbakanı Bart De Wever, tam da onun çizgisindeki zihniyet tarafından katledilen Gramsci’ye başvuruyor Trump’ı eleştirmek için. Bir düşünür, onu katledenlerin dilinde, başka ve daha büyük bir katili tanımlamanın aracı hâline geliyor. Gramsci’nin cümlesi, karşısında olduğu düzeni teşhir etmek için değil, o düzenin kendi iç krizini dramatize etmek için kullanılıyor. Bu yalnızca bir ironiden ibaret değil; hafızanın yağmalanması, düşüncenin mezarından çıkarılıp yeniden araçsallaştırılmasıdır.
Fikirler elbette bizi korumaz, kurtarmaz. Ne bombayı durdurur ne ölüyü diriltir. Ama bir kefareti olacaksa bu acıların, ona bir kenar notu düşmek gerektir. Tarihin dipnotuna sıkıştırılmaya çalışılan Gazze’ye, Rojava’ya ve bu felakete; insan olma halinin sunduğu en kırılgan ama en inatçı şeyle karşılık vermek: tanıklıkla.

